Fransız Toplumunun AB Anayasasına Hayır Demesinin Nedenleri

 

Fransız Toplumunun AB Anayasasına Hayır Demesinin Nedenleri
 
Fransa’da yapılan anketler AB Anayasasına hayır eğilimin %52 oranında olduğunu ve özellikle sağ kesimde var olan ''anayasaya evet Türkiye'nin üyeliğine evettir'' inancının bunda rol oynadığı görülüyor. Fransız halkının Türkiye’nin AB üyelik sürecine girişi karşısındaki bu olumsuz tavrını anlayabilmek için öncelikle Fransız toplumunu ve bu toplumun bazı özelliklerini incelemede yarar vardır.
 
Ulusal kültürüne sızmış olan bilinçaltı yaklaşımla, dünyada etkisi ve gücü gittikçeazalan Fransa ciddi bir büyüklük kompleksi sorunu yaşamaktadır.
Biz kendimiz için sürekli ‘’biz adam olmayız derken’’ Fransızlar da adeta ‘’bizden büyük yok. Bize sormadan bizden habersiz kimse bir iş yapamaz’’ anlayışındadırlar. Çoğunluk partisi UMP lieri SARKHOZY, kendisine gönderdiğim mektuba verdiği cevapta açıkca ‘’Türkiye gibi bir ülke bizim özel iznimiz olmadan AB’ye üye olamaz’’ demektedir. Bu anlayış ya da şartlanmada, AB organlarının AB’nin diğer üyelerinin, uluslararası hukukun, hatta kendi Devlet Başkanlarının verdiği sözün, imzaladığı belgenin fazla bir önemi yoktur.
 
Buna karşın Fransa dünya ekonomisinde, politikasında ağırlığı gittikçe azalalırken, J. CHIRAC dışında uluslararası devlet adamı ve politikacı çıkaramamıştır.
 
Birleşmiş Milletler, Nato, Avrupa Birliği gibi kuruluşlarda uzun yıllardır bir Fransız yönetici çıkmamıştır. Son on yıl için de ister sağ ister sol partilerden olsun, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı gibi makamlar dahil yolsuzluğa bulaşmamış üst düzey politikacı bulmak zorlaşmıştır. İtalya da Yargının siyaseti temizlemek için giriştiği temizlik operasyonlarının benzeri yıllardır Fransız kamu oyunun gündemini işgal etmektedir. Ekonomik, askeri, politik menfaatleri ve ulusal bağımsızlık ile idari geleneksel bakış açışından, Fransa orta ölçekli bir güçtür. Ama elbette global bir güçtür.
 
Fransa teknolojik alanda kendi sınırlarını zorlamıştır sanayi alanındaki gelişmeleri dikkat çekicidir. Teknik alandaki bu olumlu gelişmeler politik alanda aynen görülememiştir. Uluslararası politikada göstermek istediğiniz imaj ve güç kapasitesinden çok, reel anlamda sahip olduğunuz gücün yansımaları dikkate alınmaktadır. Fransa kendisine hedef olarak çizdiği ve gerçekleşmesi gücüyle çelişen politikalarının başarısızlıkla sonuçlanmasının hayal kırıklığını yaşamıştır.
 
Bunların en önemlileri, sömürge geleneği etkisi ile büyük güçler gibi etki alanlarına sahip olmak isteyen Fransa’nın Hintçini ve Cezayir’de yaşadığı dramlardır. Bu dramlardan sonra Fransa için öncelikli hedef büyük ölçüde Afrika olmuştur. Temelinde dünya gücü olma ve herşeyi kontrol altına alma iç güdüsünün hakim olduğu Fransız politikalarının en büyük rakibi reel anlamda gücü elinde bulunduran Anglo-sakson dünyası olmuştur. Gücüyle orantısız olarak gerçeklesen bu rekabet bir müddet sonra Anglo-sakson dünyasına karsı duyulan kuşku, sertlik, başkaldırma ve daha da önemlisi kuşatılma duygularına dönüşmüştür. Bunda soğuk savaş dönemindeki skandal ve ihanetlerin de etkisi görülmektedir.
 
Cezayir Savaşı nedeniyle 1962 yılı boyunca 700.000 Fransız’ın Cezayir’den kaçırılması nedeniyle halkta oluşan öfke ve aşağılanmışlık duygusuyla karışık derin bir korkunun yansımalarını Fransızların Müslüman dünyasına ve dolayısıyla son zamanlarda AB’ye üyelik sürecinde Türkiye’ye karşı aldığı tavırlarda görmek mümkündür.
Türkiye’ye karşı mevcut çekince ve korkudan kaynaklı bu olumsuz reflekslerin ülkenin tarihinde derin kökleri vardır. Fransa, askeri veya diplomasinin reel gücünün ötesinde tutkuları içeren ulusal bir politikanın esiridir. Bu dış politika Fransa’nın kültürel üniteleri üzerine inşa edilmiş, kendi ulusal kimliğinden oluşan çok kuvvetli bir çerçeveye sahiptir. Fransa Dünya gücü olma rolüne kendini kaptırmış ve hatta bu bir hastalık haline gelmiştir. 1945’ten itibaren 1962’ye kadar, sömürge imparatorluğunu muhafaza etmek amacıyla bir seri ölümcül savaşa girişmiştir.
 
1962’den itibaren, Quebec ve Afrika’da Fransızca konuşanları korumak amacıyla oldukça yüksek miktarlarda yatırımlar yapmıştır. Sonradan boş olduğunu gördüğü Avrupa’yı Fransız Bayrağı altında toplama girişiminde bulunarak AB’nin temellerini atmıştır. 1966 yılında Amerikan tiranlığı olarak telakki ettiği NATO’yu terk etmiştir.
 
Bu dönemde, yani 60’lı yıllarda Charles De GAULLE yönetimi altındaki global bir üstünlük gerçekleştirmeyi amaçlayan bu girişimler inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Nopoléon geleneğiyle devam eden bu "Büyük Fransa’’ düşü bizi şu anda en çok ilgilendiren Türkiye karşıtı Politikacı SARKOZY’nin Fransız iç politikasında istismar edercesine kullandığı siyasi bir slogan ve kavram haline gelmektedir. SARKOZY sistemin aksaklıklarını görmekte ve bunlara neşter vurmak istemektedir. Burada bir parantez açarak SARKOZY ile ilgili bir kaç noktaya değinmekte fayda görülmektedir.

NAPOLEON, DE GAULLE, CHIRAC ve NICOLAS SARKOZY
1955 yılında Paris’te doğan SARKOZY Macar göçmenidir. Aristokrat Katolik bir baba ile Yunan Yahudi asıllı bir annenin çocuğudur. Ancak Yahudilikle ilgisini kesmiş ve kendisini Katolik bir 'laik' olarak tanımlamaktadır. Washington'a yaptığı ziyaretler hakkında, Fransız sosyalist milletvekilleri tarafından sorulan sorulara cevap verirken, önce bütün Musevi derneklerince davet edildiğini, sonra Fransa'da 2002 yılında artış gösteren Musevilere yönelik saldırılara karşı alınan önlemleri anlattığını ifade ederek organik olarak kopardığını ilan ettiği Yahudilik bağını fiili olarak sona erdirmediği göstermiş olmaktadır.
Nanterne üniversitesi hukuk fakültesi mezunu SARKOZY, Paris Siyaset Etütleri Enstitüsü’ de (Institut d’Etude Politique de Paris) siyaset bilimi alanında lisans üstü eğitim almıştır. 28 yaşında Paris’in banliyösü Neuilly’den Belediye Başkanı seçilen SARKOZY koyu CHIRAC taraftarı olarak Fransa’nın en genç belediye başkanı olmuştur. Daha sonra yolları ayrılan fakat uzun bir aradan sonra CHIRAC’ın izniyle yeniden UMP’de politikaya atılan SARKOZY, CHIRAC’ın söz verdiği fakat halkı hayal kırıklığına uğrattığı değerleri büyük bir tutkuyla kullanmaktadır: emek, liyakat, aile, dürüstlük, saygı, disiplin, yüreklilik.
 
Müslüman Fransız toplumunun entegrasyonu için yaptığı öneriler Napolyon’un Protestan ve Yahudiler karşısında aldığı tavırlarla örtüşmektedir. Yani Müslümanları Fransızlaştırmak ve Fransız Müslümanlığını oluşturmak istemektedir. Liberal yaklaşımı, otoriteye karşı olan tutkusu, güçlü bir cumhuriyet taraftarı oluşu ile Bonapartçı yaklaşımın daha yenilikçi, olgunlaşmış ve çok tutkulu yeni bir versiyonu olarak değerlendirilebilir.
 
Genellikle orta sınıf ve sağın her tabakasına yönelik söylemler üretmektedir. İçişleri bakanı olduğu donemde Le Monde gazetesine verdiği bir demeçte, SARKOZY suç ve suçlular karsısındaki kati tutumunu sorgulayan gazeteciye verdiği cevap ilginçtir: "Biz unutulmuş Fransızların sesiyiz. Onlara suçlarla mücadele edeceğimizi söyledik. Onlar da bize güvendiler ve seçtiler. Şimdi biz onların güvenine layık olmak zorundayız." Geçekten de SARKOZY büyük bir dirayetle suç ve suçlular karsısında ödünsüz bir politika izlemiştir. Başlarda medya tarafından çok eleştirilmiş ve hatta "Fransa’nın en büyük polisi" (Le grand flic de la France) şeklinde mizahi yakıştırmaların hedefi olmuştur. Fakat politikalarının başarılı olması ile gün geçtikçe halkın SARKOZY’ye olan desteği artmış ve Fransa’da en popüler politikacı olarak yıldızı parlamıştır.

Bonapartçı gelenekten gelen CHIRAC ve SARKOZY arasında kabiliyet, kültür, laiklik, liberalizmin dozu gibi konularda farklılıklar olsa da aynı gelenekten beslenmektedirler. SARKOZY’nin takip ettiği Bonapartçılık daha çok revize edilmiş bir Bonapartçılıktır. Buna göre başarısız bulduğu Fransız ekonomisinin başarılı olan ekonomileri örnek alması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Başarılı olan modeller ise başta ABD olmak üzere daha liberal olan Anglo-sakson modellerdir. Göçmen bir ailenin çocuğu olan SARKOZY yine daha başarılı bulduğu ABD’nin entegrasyon politikalarının başarısına her fırsatta atıfta bulunmaktadır. Ancak geleneksek politikaların etkisinden tam olarak kurtulamadığı için söylemlerinde çelişkiye düşmektedir. İçeride, toplumun kuşatılma ve işgal edilme duygusuna dayanan tarihsel korkularını provoke ederek iç politik hamleler yapmaktadır.
 
Fakat bu iç politik hamlelerin yansımaları sadece Fransa’nın içinde sonuçlar doğurmamakta, dış politikasında da belirleyici yönde etkiler doğurmaktadır. SARKOZY bir yanda Müslüman sorununa kalıcı çözüm önerileri sunmaktadır. Kimsenin tartışmaya bile cesaret edemediği 1905 laiklikle ilgili yasanın Fransa’nın ihtiyaçlarına cevap vermediğini açıkça ifade ederek Müslümanlar lehine pozitif bir ayrımcılık yapmak amacıyla değiştirilmesini tartışmaya açmaktadır. Diğer taraftan, 2007 Başkanlık seçimlerinde etkin olabilmek amacıyla halkın kararsız olduğu bir alanda, popülist yaklaşımlarla onların korkularını suistimal ederek Türkiye’nin AB üyeliği sürecinin başlatılmasını engellemek için hayır diyen cephenin içinde yer almaktadır.
 
Aslında bu bir iç politik manevradan başka birşey değildir. Çünkü başkanlık seçimleri öncesi, Türkiye’ye evet diyen CHIRAC’ın halkın gözündeki kredisini azaltmanın en etkin yolu bu politikadır. Fakat bu yaklaşım, tarihsel olarak büyük bir güç olma hayalini kuran geleneksel politikanın gerçekleştirilmesine engel olmaktadır. Çünkü Türkiye’siz bir AB dünya ölçeğinde bir güç olma iddiasından uzaktır. Bu Fransızlar’ın büyük çelişkisidir: hem büyük olmayı istemek, hem de herşeyi kontrol edememe ve kuşatılma korkusu ile büyüklük amacı gerçekleştirmek için gerekli olan adımları reddetmek.
 
Elbetteki SARKOZY’nin bu olumsuz yaklaşımının arkasında politik nedenlerin yanında psikolojik etkenler de mevcuttur. Öncelikle politik etkenleri yabancı kültürler ve Türkiye bağlamında değerlendirmeye çalışacağız.

FRANSIZ HALKININ KORKULARININ NEDENİ VE TÜRK KİMLİĞİNİ OLUŞTURURKEN KULLANDIĞI REFERANSLAR
 
Öncelikle şu anda Türkiye’nin AB üyeliğine karşı yürütülen kampanyanın bayraktarlığını yapan Fransa’nın Türkiye ve Türk algılaması nedir ve bu algılama mevcut Türkiye karşıtlığını nasıl etkilemektedir gibi sorulara cevap vermek gerekmektedir.
 
Bu sorunun cevabı basittir: Fransız halkı Türk kimliğini Fransa’da yaşayan Müslümanların imajından hareket ederek kurgulamaktadır. O halde Fransızlar’ın kafasındaki Müslüman imajı nedir sorusuna cevap bulmak zorundayız. Fransa Avrupa’da en fazla Müslüman azınlığın yaşadığı ülkedir. Resmi kayıtlara göre 6 milyon Müslüman var. Bu genel Fransız nüfusunun % 10’udur. Buna gayri resmi Müslüman nüfusu dahil değildir. Bu Müslüman nüfus Almanya’daki Türk Müslüman nüfusun tersine homojen değildir.
 
Genelleme yapılırsa büyük çoğunluğunun Arap kökenli olduğu söylenebilir. Ancak Cezayir, Fas, Tunus gibi Kuzey Afrika ülkelerinin yanında Lübnan gibi bir Orta-Doğu ülkesi veya Fildişi, Senegal, Nijer, Çad, Kongo ve Gana gibi Batı Afrika ülkelerinden gelen Müslümanlar’ın yanında, Türk kökenli 400.000 dolayında Müslüman yaşamaktadır. Yukarıda sıralanan ülkelerden de anlaşılacağı üzere bu Müslümanlar’ın çoğu Fransa’nın eski sömürgesi olan ülkelerden gelen insanlardan oluşmaktadır. Bu insanlar Fransa’ya gelirken, sömürge döneminde Fransızlar’ın kendilerine yaptıkları işkence ve kötü muameleler sonucu oluşan kin ve nefret duygularını da beraberlerinde getirmişlerdir. Ancak Fransızca konuşmayı bilen bu eski Fransız sömürge topraklarının insanları Fransa da kendilerini geçmişten kaynaklanan bir hak sahibi olarakta görmekte ve Fransa’ya, Fransızlar’a karşı davranışlarında ezik ve sinmiş olarak değil tam tersine her konuda talepkar olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Bunun yanında çok farklı bir kültürden geldikleri için uzun dönem yaşanan adaptasyon sürecinde iki kültür arasında meydana gelen sürtüşmelerden oluşan sorunların varlığı da Fransızlar’ı ayrıca olumsuz etkilemektedir. Gelen yabancılar kültürel farklardan dolayı şehrin merkezi yerleşim bölgelerine değil, banliyölerde onlar için kurulan ve HLM denilen devasa büyüklük ve hantallıktaki evlere yerleştirilmiştir. Böylece toplumdan uzak ve toplumu rahatsız etmeden yaşayabilecekleri, ötekini dışlamaya dayalı bir çözüm üretilmiştir. Ancak birinci jenerasyon için geçerli olan bu çözüm önerisi ikinci ve üçüncü jenerasyonlar açısından çok korkunç bir problem haline dönüşmüştür. Dışlanmışlık duygusu içinde, ne ait oldukları kültürü tanımayan, ne de yaşadıkları kültür tarafından kabul edilmeyen bu gençler yaşadıkları mahalleleri bir suç yuvası haline getirmişlerdir. Bu dönemde geçiş sürecindeki kaybolmuş bir jenerasyonun bir suç makinesine dönüşmesine tanık olunmuştur.
Sadece Marsilya’daki hapishanelerin % 90’a yakını Müslümanlardan oluşmaktadır. Buradaki bazı Müslümanlar kendilerini hep haklı olarak gördüklerinden yaptıkları suçları kendi kafalarında meşrulaştırmaktadırlar. Bu meşrulaştırma süreci işlenecek yeni suçların önünü açmaktadır. Örneğin liselerde genç kızlara yine genç erkekler tarafından periodik olarak tecavüz edildiği söylentisi çok yaygın bir kanaat haline dönüşmüştür. Fransızlar bunun karşısında hiç bir şey yapamadıklarından, kendilerini çaresiz görmektedirler. Bu nedenle kendi ülkelerinde yabancı durumuna düştüklerini hissettikleri zamanlar olmuştur. Dışladıkları insanların esiri haline düştüklerini sanmaktadırlar. Diğer tarafta ise, yabancıların davranışları aşırı milliyetçi akımları körüklemiştir. Bu aşırı milliyetçi akımlar yabancıların Fransa’dan kovulması gerektiğini, Fransa’nın sadece Fransızlar’ın ülkesi olduğunu ileri sürmektedir. Yabancılara karşı yürütülen kampanyalar gün geçtikçe daha fazla taraftar bulmaktadır. Le Pen’in partisi FN’in oylarının giderek yükselmesi bunun göstergesidir.

Aşırı milliyetçi akımların artması, bu görüşü paylaşanların yabancılara karşı ayrımcılık yapması gibi bir sonuç doğuruyor. Suç işlemeyen dürüst bir yabancı bile böyle bir ayırımcılıkla karşılaştığında, inciniyor, toplum dışına itildiğini hissediyor ve otomatik olarak "Fransızlar yabancılara düşmandır" sloganı etrafında toplanan yabancı kökenli gruplara kendisini daha yakın hissediyor.
 
Bir müddet sonra bu durum fasit bir daireye dönüşüyor. Bu fasit daire toplumda kültürel ve dini farklılıklardan beslenen bir ayrışmanın oluşmasına neden oluyor. Fransızlar bunu şu şekilde itiraf ediyorlar, Portekizliler, İtalyanlar, Sırplar, Meksikalılar vb. Fransız toplumuna daha kolay adapte oluyorlar. Çünkü ortak bir paydamız var: Hıristiyanlık. Ancak Müslümanlarla hiç bir ortak paydamız yok ve bu yüzden bu topluma adapte olamıyorlar. Bu durum politikaya ve politik karar unsurlarına nasıl yansımaktadır sorusu gelecektir akla. Hemen cevap verelim. Suç oranı arttıkça en fazla zararı toplumun ılımlı, sessiz, sıradan ve çoğunluğu oluşturan vatandaşları görmektedirler. Aşırı milliyetçi gruplar kendi aralarında örgütlendiğinden bu ortadaki insanlar kadar zarar görmez.
 
Ancak örgütlü olmayan sessiz kalan bu çoğunluğun en büyük silahı seçimlerdir. "Emniyetsizlik duygusunun" (Le sentiment d’insécurité) sosyolojik araştırmaların konusu haline geldiği ve sokaktaki vatandaşın kendisini güvenlikte hissetmediği Fransa’da en son gerçekleşen Başkanlık seçimlerinin iki favori ismi, Lionel JOSPIN ile Jacques CHIRAC arasında televizyonda kamuoyu önünde yapılan tartışmanın ana konusu ne işsizlik, ne eğitim, ne de dış politikaydı. Temel sorun "vatandaşların güvenlik" sorunuydu.
 
Bu konuda yabancılara karşı daha töleranslı olan sol, daha etkin ve sert tedbirler alacağını ilan eden sağ karşısında yenilgiye uğradı ve JOSPIN istifa etmek zorunda kaldı. Yukarıda açıkladığımız üzere bu noktada halkın güvenlik ihtiyaçlarına "yabancı düşmanı" suçlamalarına hedef olma pahasına çözüm üreten SARKOZY bu sayede sağda diğer politik aktörler inişe geçerken yükselen tek değer olarak kaldı. Bunlar halkın çoğunluğunun yabancılar tarafından işlenen suçlar karsısındaki düşünce ve tutumlarının ne yönde olduğunu açıkça göstermektedir.
Fransız halkının kafasında "Müslüman" eşittir "suçlu" veya suç işlemeye eğilimli insandır. Bu algılama tarzı özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra daha da arttı. Ancak bu durum Fransa’da suça pek karışmayan Türkler için de olumsuz sonuçlar doğurdu. Fransızın kafasında "Türk" demek "Müslüman" demektir. Yukarıda da belirtildiği üzere "Müslüman" kelimesi Fransız halkının bilinçaltında "suçlu" sıfatıyla birliktedir. O halde basit bir mantık çıkarsamasıyla yukarıdaki önermelerden hareketle "Türk" eşittir "suçlu" veya suç işlemeye eğilimli insan sonucu ortaya çıkmaktadır.
Bilinçaltının ürünü olan Türkler hakkındaki bu yanlış algılama tarzı Türkiye’nin AB’ye üyeliği sürecinde iç politika argümanı olarak kullanılmaktadır. Aslında üst politik karar unsurları gerçeği görmektedir. Fakat hem Türkiye’nin üyeliği ile büyüklük duygusunun esiri olan Fransız seçkinleri Fransa’nın AB üzerindeki kontrol ve etkisinin azalacağına inanmakta ve korkmaktadır. Bununla birlikte iç politik entrikalardan dolayı Türkiye’yi günah keçisi ilan etmişlerdir. Türkiye üye olduğu taktirde karar mekanizmasında etkin olan Berlin-Paris ekseninin, Berlin-Ankara eksenine dönüşme riski bulunmaktadır. Bu ise Fransız seçkinlerinin kabul edemeyeceği bir sonuçtur.
 
Bunun yanında Fransa’nın AB ile oluşturulmak istenen üst bir kimliğe bakış açısı farklıdır. Fransa’nın yukarıdaki satırlarda belirtildiği üzere farklılıklara tahammülü yoktur. Fransa’da Breton, Bask, Alsace veya Korsikalılar Fransız üst kimliğine entegre olmamış, bu kimlik içinde asimile edilmişlerdir. Evet bahsedilen kültürler vardır, ancak bunlar bugünün Fransasında folklorik bir anlam taşımaktadırlar. Bu nedenle Fransa kendi kimliğini AB üst kimliği içinde eritmeye tahammül edemez. Çünkü Fransa AB’yi bir üst kimlik olarak değil milletler topluluğu olarak görüyor. Fransız milletini de AB çatısı altındaki bu ülkeleri kontrol eden bir aygıt olarak algılıyor. Fakat 70 milyon Türk’ü kontrol etmenin çok zor olduğunun da bilincindeler.
Türkiye’ye gösterilen olumsuz tavrı açıklamakta kullanılan argümanların arkasında, verilmek istenen mesaj basittir, "biz bize ait olamayan bir kültürden gelen Müslümanlardan zaten çok fazlasıyla çekiyoruz, bir de Türkiye AB’ye üye olursa vay başımıza gelenlere". Bunun yanında genellikle göz ardı edilen bir diğer konuyu da belirtmek gerekiyor. Fransa’da yaşayan nüfuzlu Ermeni toplumunun ağırlığı. Bu Ermeni topluluğu Türkiye’deki Ermeni topluluğundan farklı olarak hala intikam duygularıyla yanıp tutuşmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin AB üyeliğine taraf değiller.
 
Ermeni topluluğunun ağırlığını anlayabilmek için, Fransa’daki seçimleri iyi analiz etmek gerekiyor. Yoksa bu önyargının politikacılar üzerindeki etkisini da tam olarak anlayamayız. Bunu bir örnekle açıklayalım. Fransa’da 500.000’e yakın bir Ermeni nüfusu var. Bu nüfusun hepsi Fransız vatandaşlığını elde etmiş durumda. Özellikle yerel seçimlerde sağ ve soldaki partilerin oy oranları bir çok bölgede birbirine çok yakın seviyelerde oluyor. İşte bu noktada az sayıda da olsa örgütlü Ermeni oyları belirleyici bir rol oynuyor. Seçimi almak isteyen siyasiler de Ermeniler’in taleplerini gerçekleştirme sözü veriyorlar. Bu yüzdendir ki, özellikle yerel seçimlerde kazanmak isteyen politikacılar, Ermeniler’in taleplerini göz ardı edemiyorlar. Önümüzde ki 15 yıl içinde Fransız vatandaşlığını elde eden Türkler’in sayısı, politikacıların göz ardı edemeyeceği bir seviyeye geldiğinde bu kadar yoğun ve açıktan "Türkiye’ye hayır" kampanyalarının yürütülemeyeceğini ikili sohbetlerde bizzat Fransız politikacılar dile getirmektedir.

OLUMSUZ TAVRIN ARKASINDAKİ PSİKOLOJİK NEDENLER

Türkiye’ye hayır kampanyasının arkasındaki politik nedenleri sıraladıktan sonra biraz da psikolojik nedenlerden bahsetmek istiyoruz. Bunların başında "Büyük Fransa" hayali kuran fakat bu büyüklük amacını gerçekleştirmek için gerekli olan Türkiye’ye hayır diyen SARKOZY’nin bu tutumunun arkasında ne gibi psikolojik etkenler bulunabilir. Yukarıda belirtildiği üzere SARKOZY Macar asıllı bir Katolik baba ve Yunan asıllı bir Yahudi annenin oğludur. Yani Fransızlarla kökleri itibariyle hiç bir bağı bulunmamaktadır. Belki bu yüzden Yahudi kimliği yerine Katolik bir kimliği tercih ettiğini ilan etmesinde, en azından Fransız toplumunun çoğunluğunu oluşturan Katolik vatandaşlarla bir bağ kurma içgüdüsünün önemli bir rol oynadığı ileri sürülebilir. Çünkü Yahudi kimliğiyle siyasette zirveye çıkabilmesinin önünde kendince bazı engeller görmüş olabilir.
Bunun yanında yabancı bir kültürden ve kökten gelen bir insanın geldiği topluluğa ait olduğunu ispat etmesi gerekmektedir. İlkel toplumlarda bu ait olma ve bağlılık duygusunu ispat etmek için kurban adarlarmış. Genelde de bu kurban yeni üyenin en sevdiği varlık olurmuş. Yani burada bağlılık en sevdiği varlığı kurban edebilme konusundaki fedakarlıkla doğru orantılı olarak ölçülmekteymiş. Yeni üye bu hareketiyle ben bu topluluğa kendimi o kadar bağlı hissediyorum ki, en sevdiğim varlığı bile bu uğurda feda ediyorum mesajını vermektedir. Bir birey bir topluluğa ne kadar sonradan katılırsa, o topluluğa bağlı olduğunu göstermek için o toplumun değerlerinin çok üzerinden bir savunuculuğa girişme refleksini göstermektedir. Bu kendi öz kimliğini unutturmanın en etkin yolu, katılmış olduğu topluluğun değerlerini en aşırı derecede savunmaktır. SARKOZY’nin Türkiye karşısında savunduğu Fransız değerlerini aşırı derecede savunmasını veya neden bu değerlere karşı çıkamadığını belki bu şekilde açıklayabiliriz. Bununla birlikte Fransız toplumunun Türkiye karşıtlığını psikolojik etkenlerle nasıl açıklayabiliriz?
Burada ünlü Fransız filozof René GIRARD’ın "tetikçi rekabet" (rivalité mimétique) teorisini kullanabiliriz. Bu teoriye göre aynı değerleri paylaşanlar aynı şeylere karşı arzu duyarlar. Toplum içinde birisi bir şeyi ne kadar arzu ederse diğerlerini de o şeyi arzu etmeye o kadar tahrik eder. Böylece birbirini seven ve aynı değerleri paylaşan bir tohum içinde aynı şey bir çok kişi tarafında ihtirasla arzu edilmeye başlanır. Burada bir rekabet başlar ve bu rekabet beraberinde şiddet duygusunu geliştirir. Bu noktada derin bir çelişki başlar. Çünkü kendi kimliğini tanımlayabilmesi ve yeniden oluşturabilmesi için topluluğa ait olması, fakat arzu ettiğini de elde etmesi gerekir.

Ancak arzu ettiğini elde etmesi için karşısındakinin üzerinde şiddet uygulaması gerekir. Fakat bu topluluğun ortak değerlerine aykırı bir harekettir. Aynı zamanda sevdiği birini feda etmesi anlamına gelir. Bu nedenle bu şiddet duygusunun tatmin edilebilmesi için, bu duygu topluluk dışına katalize edilir. Yani bu duygularını öteki olan üzerinde uygulayarak rahata kavuşur. Eğer öteki bulunamazsa bu duyguları içeride en zayıf olan üzerinde uygular. Yani en zayıf olan feda edilir.
GIRARD bu teorisini Hıristiyanlığa da uyarlamıştır. Buna göre Hıristiyanlık bu şiddet duygularını "mitos" kabul edilen "İsa" üzerinde tüm şiddetiyle uygulamıştır. İsa tüm Hıristiyanlar için bu azabı ve işkenceyi çekmiştir. Dolayısıyla Hıristiyanlar bu duygularını İsa üzerinden tatmin ettikleri için, Hıristiyanlığın şiddet duyguları körelmiştir. Bu nedenledir ki, demokrasi, insan hakları gibi kavramlar Hıristiyan olan kültürlerde kurumsallaşmıştır. Yani Hıristiyanların artık günah keçisine ihtiyaçları yoktur. Fakat bu teorinin geçersizliği Fransa’nın Türkiye karşısındaki tutumuyla çelişmektedir. Türkiye, adeta Fransızlar’ın içlerinde bulunan, suçlu olarak algıladıkları bu nedenle büyük bir arzu ile yok etmek istedikleri fakat yok edemedikleri, ancak dışlayabildikleri Müslüman topluluğa karşı duydukları kin, nefret, intikam ve şiddet duygularının tatmin edildiği bir "günah keçisi" haline getirilmiştir.
Madem içimde varolan üzerinde bu şiddet duygularımı tatmin edemiyorum, o zaman öteki olan Türkiye üzerinde bunları tatmin ederim, şeklinde bir yaklaşım söz konusudur.
 
SONUÇ
Sosyal olaylarda aynı verileri kullanan araştırmacılar çok farklı sonuçlar elde edebilmektedir. Bizim olaya yaklaşımımız şahsi Fransa deneyimimize, Fransızlarla ilişkilerimize, okuduklarımıza ve medya yoluyla elde ettiğimiz verilere dayanmaktadır. Elbette bir başkası daha farklı ve hatta bizimkiyle çelişen sonuçlara da ulaşabilir. Sosyal olayların tek bir açıklaması ve tek bir nedeni olmadığı için bu tür bir sonuç çelişki değil, bakış açısı farklılığı ve zenginliği olarak algılanmalıdır. Fransa da şu an gelinen nokta çok hassastır. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse, Sosyalist Partisi dahi AB anayasasına "evet" veya "hayır" oyu denmesi için yapıtığı oylamada çok az bir farkla "evet" denmesine karar verilmiştir.
Bu şunu göstermektedir: Fransız toplumu şu anda değişim ve dönüşümü ile tarihsel korku ve endişeleri arasında seçim yapma aşamasına gelmiştir. Şaşkındır, kararsızdır. Toplum büyük oranda ikiye bölünmüştür. Bu bölünmede politikacıların provokasyonları da çok önemli bir rol oynamaktadır. Ama toplum bir karar verecektir ve kimliğini dönüştürerek yeniden tanımlayacaktır. Türkiye’nin AB’ye giriş müzakereleri Fransızların kendi kimliklerini Türkiye ve İslam üzerinden tanımlaması sonucunu doğurmuştur. Bu kimliğin dönüşümü ve yeniden tanımlanması öyle bir iki yılda gerçekleşecek kadar hızlı olmayacaktır. Yıllar alacağını söylemek gerekir. Ancak bu dönüşüm Fransa’nın "öteki"ni tanıma süreciyle doğru orantılı olacaktır. Çünkü bu tanıma süreci aynı zamanda "korkularını" yenmek ve "kuşkularından" arınmak için gerekli olan zamanı kendisine verecektir.
 
Bizim kanaatimiz önümüzdeki on yıl içinde geçmişi yıllar öncesine dayanan bu dönüşüm gerçekleşecektir. Şu anda yaşananlar Türkiye Fransa çatışması değildir. Fransa’nın kendisiyle yüzleşmesi ve kendi kendisiyle, kendi korku ve kuşkularıyla çatışmasıdır. Böyle çatışmalarda kolay ve basit olamaz. Ancak arzu etmediğimiz husus da Fransa’nın kendi kimliğine ulaşmasının Türkiye’nin sırtından gerçekleşmemesidir. Ayrıca Fransa’da bu mücadeleyi verenlerin Türkler ve Türkiye’ye karşı kullandıkları kelimelerden gerekçelere kadar her yazı ve sözlerinde eleştiri dozunun çok ötesine gitmekten kaçınmalarıdır. Şu anda Türkiye karşıtı Fransız medya ve siyasetinin ‘’fikrin bittiği yerde küfür başlar’’ deyimini adeta ezberlemeleri gerekir.
 
Le Monde gibi ciddi gazetelerde, Expresse gibi ciddi dergilerde Türkiye hakkındaki kimi yazılar ‘’ırkçılık ve yabancı düşmanlığını körükleyecek niteliktedir’’. Le Monde Diplomatique’in son sayısında bir Fransız Ermenisi yazar Mustafa Kemal ile Hitler’i eş değer zalimlikte gösterip ve Osmanlılar’ı aslında dünyanın en masum, hümanist insanları Hıristiyanlardan nefret eden barbarlar olarak nitelemesi ne Ermeni Diyasporasının ne de Le Monde gibi bir basın kurumunun gurur duyabilecekleri bir fikri çalışma olmasa gerekir.
 
Türk-A.B. Karma Parlamento Komisyonu üyesi Fransız Jacques TOUBON’un Türk meslektaşlarına ‘’Sevr Anlaşmasının uygulanmasını teklif ‘’ eden küstahlığına, seviyesizliğine Türkiye’de yaşayan Fransız-lar’ın ortak bir tavırla cevap vermelerini beklememiz fazla bir talep olmamalıdır. Bizim bize dil uzatanlara gereken cevabı verip, zamanı geldiğinde el öptürmesini bilmemiz Fransız dostlarımızın da üstlerine düşen görevi yapmalarına engel değildir. Biz iş adamıyız bu konulara müdahil olmayız bir noktadan sonra geçersizdir. Para hiçbir zaman şeref ve haysiyetin önüne geçemez. Yazı, söz ve tavırlarıyla Türkiye karşıtlarına gereken cevabı vermek hepimizin görevidir. Türkiye de bulunan ve bizlerin de şu veya bu şekilde üyesi olduğu Fransa ile bağlantılı her türlü dernek, vakıf, okul, üniversite, oda ve benzeri kurum ve kuruluşların da ülkemizin hak ve hukukunu korumak için ciddi bir yükümlülük altında olduklarının bilinciyle hareket edeceklerine güveniyoruz.

Not: Bu yazının hazırlanmasında en büyük emek Fransa’da doktorasını yapan ancak bulunduğu şehir, okul ve konumundaki hassasiyetten dolayı, kendisini tehlikeye atmak istemediğim bir gencimize burada teşekkür etmek istiyorum.