Bay Sarkozy'ye 'Kısa' Bir Cevap

Vatan 08.03.2005

Bay Sarkozy'ye 'kısa' bir cevap
 
Orhan Pamuk'un kendinden başkasını bağlamayacak sözleri üzerine onca yorum yapılıp yazı yazılır, Alman Hıristiyan Demokrat Parti Başkanı Merkel'in soykırım iddialarına yönelik girişimlerini Berlin Büyükelçimiz mektup yazarak engellemeye çalışır, AB'nin Ankara Temsilcisi'nin "müzakereler konusunda hükümet yavaş gidiyor" anlamına gelecek beyanatına, soğukkanlılığına alıştığımız Dışişleri Bakanımız sert cevap verirken, Fransada iktidar partisinin başına geçen Sarkozy'nin Türkiye'nin tam üyeliğinin önünü ciddi biçimde tıkayabilecek girişim ve politikalarına karşı ses çıkaran hiç kimse yok gibi.
 
Bir şeyler yapılmalıydı... Öncelikle TBMM Başkanlığı'nın, sırf Türkiye aleyhine olmak için referandumlu anayasa değişikliğini kabul etmelerine tepki göstermesini beklerdim. En azından Fransa medis ve senato başkanlarına mektup yazılabilirdi.
 
AKP, Fransız merkez sağ partisi UMP'ye, CHP de Fransız Sosyalist partisine oylamalardan önce şiddetli kınama mesajları gönderebilirdi. Hükümet diplomatik yollarla üzüntüsünü ifade edebilir, üniversitelerimiz, barolar bu tepki zincirine kendi halkalarını ekleyebilirlerdi. Hiçbiri yapılmadı.

Fransa da yaşayan ve sayılan üç yüz bini aşan sade vatandaşlarımızın da entellerimizin de kılı kıpırdamadı.
 
Bay Sarkozy de Türklere karşı ne yapsa yanına kâr kaldığını görünce, planının ikinci safhasına geçeceğini açıkladı, Türkiye için önerdiği "imtiyazlı ortaklığı" partisinin yetkili organlarında karara bağlayacak.
 
Oysa ne Sarkozy'nin, ne de yıllardır bu formülü dillendiren Alman Hıristiyan Demokrat Partisi Başkanı Merkel'in, imtiyazlı ortaklığın ne olduğunu açıklayan herhangi bir araştırma veya rapor var. Sarkozy'nin AB'ye tam üyeliğimize karşı çıkışını açıklayan dört gerekçesini çürütmek de hiç de zor değil. Ne diyor Sarkozy?
 
1. Coğrafi olarak Türkiye'nin çok az bir kısmı Avrupa kıtasında.

* Peki, o zaman coğrafi olarak Türkiye'den çok daha fazla doğuda olan Kıbrıs Rum Kesimi nasıl üye olabildi?
2. Türkiye, antik dönem hariç Avrupa tarihinin hiçbir bölümünün oluşmasında katkıda bulunmamıştır.
 
* Hamasi olarak, "git bu soruyu bir de kralınız I. François'ya sor" diyebiliriz. Ciddi olarak da kendisine ne kadar yanıldığını anlatacak, bizzat Fransız tarihçilerinin yazdığı yüzlerce kitap ve binlerce ilmi makalenin listesini gönderebilir, biraz da gırgır geçmek için "yahu Mösyö Sarkozy, bizi en hasta halimizde bile Avrupa'nın hasta adamı derken Avrupalı kabul ediyorlardı, nereden çıktı şimdi bu aksine iddia" diyebiliriz.
3. Türkiye'nin katılımını gerçekleştirecek paramız yok.
 
* Brüksel'de AB'de çalışan, Türkiye ile biraz ilgilenmiş en alt kademedeki bürokrat bile bu iddianın kesinlikle ama kesinlikle yanlış olduğunu Brüksel'de rastlayabileceği en anut kişiye dahi en çok yarım saatte anlatabilir.
 
Gümrük Birliği anlaşmasını kabul ettiğimiz 1995'ten bu yana tüm AB ülkeleri dış ticaret fazlasının yüzde 25'ini AB'nin Türkiye ile olan ticareti oluşturmuştur.

On yıldır dış ticaret aracılığıyla AB ülkelerine elli milyar doların üzerinde kaynak transferi yapük. Bu sayıya aldığımız krediler için ödediğimiz yüksek faizlerin 25 milyara yaklaşan tutarını da ekleyebiliriz.
 
4. 20 yıl içinde nüfusuyla AB'nin en büyüğü ve en son katılımcı üye olacak Türkiye, yeterli deneyimi olmadan Avrupa kurumlarında en önemli karar alıcı konumuna gelecektir.
 
  • Türkiye 1963'ten beri tüm kurumlarıyla iç içe olduğu AB'yi çoğu yeni üyeden iyi tanır.
  • Tam üyelik için başvurduğumuz 1987'den bu yana bütün bakanlık ve kamu kuruluşlarında AB'yi inceleyen birimler kuruldu. Üniversitelerimizde AB eğitimi veren ve araştırma yapan bölümler, kimi üye ülkelerdekinden daha ileri düzeyde.

Gerek yurt içinde gerekse Avrupa'da yaşayan, çalışan ve Türkiye tam üye olduğunda AB kurumlarında yer alabilecek nitelikte on binlerce Türk var. Her biri gerek eğitim düzeyi, gerek yabancı dil bilgisiyle en ileri AB ülkelerinin memurlarıyla boy ölçüşebilecek düzeyde.
 
Neden sesimiz çıkmıyor Gerekçelerimiz yüzlerce sayfayı bulabilir. Ama üzücü olanı en ucuz ve basit ithamları dahi göğüslemek için herhangi bir kalıcı ve sürekli bir karşı kampaya yürütülmemesi.
 
Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulmuş, milyonlarca dolarlık bütçeye sahip bir iletişim Grubu vardı.
 
Şimdi ne yapıyorlar acaba?

Almanya'da kurulu bir Türk şirketi Bulgar gümrükçüyü rüşvet isterken anımsatan reklam yapınca Bulgaristan'dan zılgıt yiyoruz. Bulgarlar haber vermeden baraj kapaklarını açıp Türk mahallelerini su altında bırakıyor, sesimiz çıkmıyor. Oktay Ekşi Almanya'yı azıcık eleştirince Alman Elçisi açıklama gönderiyor. Akit Gazetesi Almanya'ya biraz yüklenince Alman Hükümeti ayağa kalkıyor. Kendi televizyonunda şeriatçı Türkiye'ye kelle kestirten ABD, "bana dostça davranmıyorsunuz" diye aba altından sopa gösteriyor.

Her ülke, kendisine dil uzatana cevap vererek muhatabını saygılı davranmaya mecbur ediyor. Biz ise kendimize saygı göstermediğimiz, yani her ortam ve konumda hak ve hukukumuza sahip çıkmadığımız sürece, bize saygı gösterilmiyeceğini bir türlü anlamak istemiyoruz