Türk-Fransız Stratejik Buluşması

 

Akşam 17.02.2002
 
Türk-Fransız stratejik buluşması
 
İstanbul bu günlerde önemli uluslararası toplantılara sahne oluyor. Sayın İsmail Cem'in Avrupa-İslam dünyalarını bir araya getiren cidden başarılı düzenlemesinin ardından Türk-Fransız stratejik buluşmalarının dördüncüsü Dışişleri Bakanlığı'nın İstinye körfezindeki Karadeniz Ekonomik İşbirliği Merkezi'nde gerçekleşti.
 
Her iki ülkenin önde gelen diplomat, gazeteci ve araştırmacılarının katıldığı bu toplantıyı yönetebilme şans ve fırsatını elde ettim.
 
Buluşmada Avrupa Birliği'ne üyeliğimiz, Kıbrıs'taki gelişmeler, Kafkaslar'daki durum ele alındı.
 
Geçen yıl, Fransız senatosunda 'Ermeni Soykırım İddialarının' kabul edilmesi nedeniyle ortaya çıkan soğukluğa rağmen Fransa, gerek Avrupa Birliği, gerekse dünya politikasında Türkiye'ye daha yakın görünen tezleri işleyen bir ülkedir.
 
Toplantının açılış konuşmasını yapan Türkiye'deki Fransa Büyükelçisi Alain Garcia, diplomatik ilişkilerinde fazla öne çıkmayı sevmeyen, ancak meselelere geniş açıdan bakabilen, felsefi derinliğe sahip bir diplomatttır.
 
Sayın Garcia, toplum ve devlet yapımızı çok yakından ilgilendiren konuşmasında şöyle dedi: 'Fransa ve Türkiye, devletlerini ve demokrasilerini 1789 İhtilali'nin getirdiği bir kavram olan, vatandaşlık hakları üzerine inşa etmişlerdir. Anglo-Saksonlar ise demokrasilerini, lobiler, baskı grupları, federasyonlar üzerine bina etmişlerdir. Bizlerinki değişiktir, biz Üniter Devleti seçmişizdir. Bizde toplulukların, cemaatlerin değil vatandaşların hakları vardır'.
 
Bugün Türkiye'de, genelde Kürt meselesi dediğimiz, özelde Kürtçe eğitim, Radyo-TV yayın hakkı diye tartışılan konunun özünde yatan bu yaklaşımı derinleştirmekte yarar vardır.
 
Türkiye Cumhuriyeti'nin yapısı ülkemizde yaşayan her insanı eşit, demokratik hak ve yükümlülüklere sahip bir vatandaş olarak gören ve bu hak ve yükümlülüğü tek devlet, tek millet ve tek resmi dil ile bütünleştiren vatan toprağından oluşmaktadır.
 
Bu anlayış ve yaklaşım vatandaşların bireysel haklarını kullanmalarını engellemez ve engellememelidir.
 
Konunun etrafında dolaşmadan bu yaklaşımı şöyle özetleyebiliriz: Devlet, Türkçe'den başka dilde eğitim vermez (uluslararası ilişkilerde tanınmış ve kabul edilmiş diller hariç), Türkçe'den başka dilde yayın yapmaz. Ancak buna karşın devletine, milletine ve vatanına karşı yükümlülüklerini yerine getiren vatandaşların kendi kültür dünyasını oluşturan 'değerleri' geliştirmek amacıyla konuştuğu Türkçe dışındaki 'dili' öğretmek için özel kurs açmasına, ders alıp, ders vermesine, özel radyo ve TV'lerde şarkısını söyleyip, müziğini çalmasına, program yapmasına da kimsenin karışmaması gerekir.
 
Dolayısıyla bu anlayışta 'Devlet bana Türkçe dışında ana dilimde eğitim vermek zorundadır' demek de hak değildir, ama suç da değildir. Hak 'ana dilim olarak kabul ettiğim dilde kurs açmak, eğitim vermek, isteyenlerin de buna katılmasına izin istiyorum' dur.
 
Ama bu hak bir diğerine de 'senin ana dilin benimkinin aynısı bu eğitime katılmak zorundasın, katılmayan haindir' demeyi de içermez.
 
Demokrasi için uğraşanların her şeyleriyle demokrat olmaları inandırıcılığın ve iknanın temel kuralıdır.