Ab Mi? Rusya Ve İran Mı?

 

Akşam 10.03.2002
 
AB mi? Rusya ve İran mı?
 
Hafta içinde Harp Akademileri'nde yapılan toplantı siyasetin gündemine oturdu. Belirtilen hususlar Sayın Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri'nin şahsi görüşleri olsa da ele almakta yarar vardır. Kendisinin komşularla ilgili yaklaşımına katılıyorum, ancak AB hakkındaki görüşlerine ayrı bir yorum getirmek istiyorum. Türkiye'nin komşularıyla ve özellikle Rusya, İran ile (ki Ukrayna da bu gruba eklenmeli) olabildiğince iyi ilişkileri geliştirmesi doğru olanıdır. Fransa'nın komşuları Almanya ve İspanya ile olan ilişkisi neyse, Türkiye'nin de İran ve Rusya ile ilişkisinin aynı olması gerekir. Türkiye'nin milli çıkarlarına en uygunu budur. Böylece Türkiye, Batı Asya Türk Cumhuriyetleri'ne ve İç Asya'ya rahat erişir. Türk Cumhuriyetleri'yle yakın bağlantıları olan Rusya ve İran'ın bu ülkelerle ilişkilerimize engel olmaları önlenir. Sonunda da barış içinde yaşama kavram ve anlayışıyla bağdaşan bir oluşum gerçekleşir.
 
Ancak bu düşünce AB'ye bir alternatif değil, tam tersine, AB nezdinde Türkiye'yi en kuvvetli konuma getirecek politikayı oluşturur. Eğer Türkiye, AB'nin de önem verdiği, İran ve Rusya ile ciddi, kalıcı, siyasi, ekonomik ve hatta askeri bağ oluşturabilirse, bu durum Türkiye'yi AB nezdinde çok tercihli konuma getirecek bir unsur olur. Türkiye'nin AB'ne yönelik politikalarında elini çok kuvvetlendirir. Türk Genelkurmay Başkanı'nın Rusya'yı ziyareti ve Rus Genelkurmay Başkanı'nın Türkiye ziyaretinden sonra bu ziyaretlerin AB nezdinde ne kadar önemle ele alındığına şahit olduk.

AB'nin Türkiye'ye yönelik politikalarının aleyhimizde görünmesinin temel nedeni bizim AB içinde yerimizi almakta gecikmemizden kaynaklanıyor. AB'ye üye olduğumuzda 80'e yakın Türkiye'den Milletvekili, ayrıca Bulgaristan Türkleri'nden, Avrupa'da yaşayan Türkler'den de (uygulamaya göre yaşadığınız AB ülkelerinde, o ülkenin vatandaşı olmasanız da hem aday oluyor hem de oy kullanabiliyorsunuz) Avrupalı Türk Milletvekili seçilecektir. Türkler en kalabalık grubu oluşturacaktır.
 
Öte yandan binlerce yetişmiş insanımız AB bürokrasisinin her kademesinde yer alacak ve AB'nin tüm icra organlarında Türkler de görev yapacaktır. Böyle bir ortamda değil Türkiye aleyhine karar almak herhangi birinin Türkiye aleyhine konuşması dahi mümkün olmayacaktır. Aynen üyesi olduğumuz NATO'da olduğu gibi. Eğer biz NATO üyesi olmayıp yalnız Yunanistan olsaydı, NATO da bugün, AB gibi Türkiye aleyhine çok sayıda unsurun odaklandığı bir kurum haline dönüşecekti. Dış politikamızda sürekli, NATO'nun Türkiye aleyhindeki girişimleri, baskıları tartışacaktık. Ama üyesi olduğumuzdan dolayı NATO bugün bizim için her bakımdan müspet bir uluslararası kuruluş haline gelmiştir.

Dolayısıyla eğer AB içinde olan düşmanlarımızı ve Avrupa'da Türkiye karşıtı siyasi parti, siyasetçi, dernek, kurum ve kişileri sevindirmek istemiyorsak ve onlara hadlerini bildirip ağızlarının payını vermek istiyorsak, AB'ne bir an önce üye olmak için gereken işlemleri hızla yapmamız gerekir. Unutmayalım ki namevcutlar hep haksızdır.
 
AB karşıtlarının ileriye sürdükleri iddiaların hiçbiri tam üye olmuş Türkiye'nin Avrupa Parlamentosu ve AB yürütme organlarında sahip olacağı yetki ve imkanlarıyla neler yapacağı senaryolarını içermiyor.
 
Bugün Avrupa Birliği karşıtlarını dinleyenler, 1950'li yıllarda NATO'ya üye olma kararını veren Adnan Menderes ve Celal Bayar hakkında neler yazıldığını ve iddia edildiğini arşivlerden çıkarıp okumak zorundadırlar.
 
Türk Devleti'nde politikalar belirli hiyerarşiler içinde gelişir. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'nde şahsi görüş açıklama özgürlüğünün var olmasını son derece müspet karşılıyorum. Aynı şekilde sivil kesimde de özgür tartışma için ortaya atılan şahsi görüşlerin de kurumlara mal edilmeden değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
 
Ancak yarın Türk Silahlı Kuvvetleri'nin komuta kademelerine geçecek genç subaylarımızı eğitmek için düzenlenen bu gibi konferanslarda gerek konuşmacı ve gerekse dinleyici olarak çağrılanların hangi objektif kıstaslara göre tespit edildiğini bilmekte yarar olduğuna inanıyorum.
 
1963'de İsmet Paşa'nın ilk imzasıyla başlayıp 2001'de Ulusal Programla tam bir Devlet Politikası haline gelen AB'ye tam üyelik konularını, bu politikaya en radikal şekilde karşıt olanları Harp Akademileri'nde konuşturmak (amaç herhalde genç subaylarımızı AB'ye karşı şartlandırmak değildi) ülkemizde düşünce ve tartışma özgürlüğü açısından hayati ölçüde önemli, cesur ve övünülecek bir gelişmedir.
 
Devlet politikalarını benzer bir şekilde eleştirebilecek radikal tartışmaların da aynı cesaretle başka Devlet Kurumlarında da gerçekleşmesini dileriz.