24 Yıllık Baş Ağrımız: İnsan Hakları

24 YILLIK BAŞ AĞRIMIZ: İNSAN HAKLARI
 

12 Eylül 1980 günü kimi kişilere göre Türkiye 1970’li yıllarda içine girdiği siyasi ve ekonomik bunalımdan ama çok daha önemli olan sağ-sol kavgasının yol açtığı terörden kurtuluyordu.

Sağ-sol diye kutuplaşan, bu kutuplaşmayı, üniversitelerde dernekleşme aracılığıyla polis ve öğretmen kesimi başta olmak üzere toplumun her kesiminde yaşayan Türkiye rahat bir nefes alıyordu.
Daha sonra görüldü ki bu geçici rahatlama ve nefesin bedeli 2000’li yıllara kadar 24 yıl süreyle (Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi İnsan Hakları kanunu izlemeden çıkardığı tarih) İnsan Hakları ve Demokrasi’yi ihlal ithamları altında yaşayarak geçirecektir.
İthamların çoğu ne yazık ki doğruydu. 12 Eylül döneminde Polis’e, Jandarma’ya, Karakollara ve Tutuk evlerine  yerleşen PKK terörüyle mücadeleden dolayı da bazen kanıksanıp bazende meşrulaşan işkence-kötü muamele uygulamaları her hükümetin iç ve dış ilişkilerinde çok ciddi başını ağrıtacak ve özellikle de AB ile olan tüm ilişkilerde en öncelikli gündem maddesine oluşturacaktı.
Demokratik hak ve özgürlüklerin, insanın en temel varlığı olan vücuduna yönelik maddi ve manevi işkence uygulamalarını anlayabilme ve algılıyabilme yaşının 15 olduğunu varsayar ve 2004 den 1980’e kadar geriye gidersek (24 yıl) bugün 39 yaş ve altındaki grubun (24+15) bu konularda nelerin yaşandığını bilmediklerini varsayabiliriz.
Bilenlerinde olayları tam ve düzgün hatırlayamayacakları açıktır.
Gerek Türkiye’de gerekse yurt dışında işkence ve kötü muamele olaylarına samimi şekilde duyarlı olanlar yanında bu işlemin siyasi-dini-etnik hatta maddi kazanç peşinde koşan bezirganları-tüccarları da vardı. Bunlar kişi, dernek, vakıf, parlamento, komisyon, gazete, TV, siyasi parti, hükümet, kilise-üniversite gibi çok değişik şekillerde karşımıza çıkarılırdı.
Yaklaşık 15 yıl süreyle Türkiye sırtından ün kazanmak siyaset yapmak, tiraj-reyting arttırmak, para-bağış toplamak çeşitli Avrupa Birliği fonlarını hortumlamak, İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla kazanç sağlamak, Avrupa’da, kısmende ABD’de ciddi bir sektör oluşturmuştur.
Ülkemde tanınmayan kimi zaman beceri ve yetenek özürlülerin ya da hızlı  şöhret peşinde bu becerikli “parlamenter, Belediye başkanı, gazeteci, TV  röportajcısı, Bakan, Başbakan (.......) rahip, akademisyen Avrupa’da  gerçek/sahte kaçak, mülteci konumundaki birinin etnik kökenini, dini inancını siyasi mensubiyetini koruyorum iddiasıyla ortaya çıkan aptallığı-cahilliği-vurdumduymazlığı-kini-nefreti ölçüsünde işi büyüten Türkiye’ye de kök söktürürdü.
Bunları fırsat bilen Fransız-Amerikan Ermenileri Asala ...., Rum-Yunan Lobileri, Avrupa Irkçıları, kilise yobazları, Hitler, Musollini, ........., Franco, ........ döküntüleri de yangına körükle gitmek için ellerinden geleni yaptılar.
PKK terörüyle doruk noktasına erişen bu yarışa her türlü eçiş-büçüş yanında ciddi isimlerde katılırdı. Fransız Cumhurbaşkanı Mit Heran’ın çok sayıda ki metresinden (ki bu ilişkilerden doğan bir kızının Cumhurbaşkanlığı sayesinde yetiştirildiğinin öldükten sonra öğrendik) dolayı zaman ayırmadığı eşi bayan Mitterand gibileri gelirdi.
Avrupa Parlamentosunda, Avrupa Konseyinde, Uluslararası Af Örgütünde Türkiye olaylarında çalışmalarıyla öne çıkan yaş bakımından geçkin, mevki ve maddi imkanı açısından zengin benzer hanımların en belirgin ortak özellikleri ileri yaşta oluşan hüzünlerini gidermede özellikle Güney Doğu illerimizden kopan Avrupaya yerleşmiş ve hakiki bir ideolojiye sahip yakışıklı, yağız esmer delikanlılarımızla birlikte olmuşlardı!
Tüm dünyada yabancı dil öğrenmenin en iyi yolu “yatak üstünde öğrenmektir” derler. Birlikte olduğumuz bir sevgiliyle konuşup anlaşmanın yolu karşılıklı birbirine dil öğretmektir. Türkiye’nin özel durumu nedeniyle delikanlıların İngilizce, Fransızca, Almanca, Hollandaca, Danimarkaca, İsveçce öğretirken, sevgilileri de bulundukları siyasi konumu pekiştirecek bilgileri elde ediyorlardı.
TBMM uluslararası alanda geniş ve kapsamlı ilişkiler içindedir. Çok sayıda komisyon aracılığıyla Uluslararası Kuruluşlarda temsil edilir. (Listesini TBMM den al) 1980’li yıllarda tüm bu kuruluşlarda, bu kesim iş gücü sürekli karşılaşılan ithamlara göğüs germekteydi.
Kendi ülkelerinde İnsan Haklarına tam saygı gösteren Demokratik Hak ve özgürlükleri uygulamasında titiz olan ülkelerden gelen ithamlara bir ölçüde normal karşılanmalıdır.
Ama Kıbrıs’ta Türkleri katletmiş ve yok etmeye azmetmiş Rumların, Batı Trakya’da Türklere tarım traktörü bile aldırtmayıp, Türk gençlerine Yunan üniversitelerini kapatan Yunanlıların ithamları olunca çılgına dönerdiler.
Özetle yaşanan bu olaylar içinde bulunan durumlar 12 Eylül döneminin Türkiye'nin başına sardığı en büyük sıkıntı insan hakları meselesidir.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden, Mart 1971 Muhtırasından sonra da başı derde giren, hakkı yenen, kötü muamele görenler hatta asılanlar olmuş, ancak bunların hiçbiri kamuoyuna insan hakları ihlali olarak yansımamış ya da o günlerde bir duyarlılık oluşturmamıştı. 6 Kasım 1983'de seçimleri kazanıp Meclis'e gelerek, Meclis Başkanını seçip yemin ettikten sonra ilk ANAP Hükümeti'nin kurulmasıyla birlikte ülke sorunlarına herkes kendi payınca el atınca, benim içinde bulunduğum Dışişleri Komisyonu ile Avrupa Konseyi Delegasyon üyesi olarak karşılaştığım en acil ve temel sorun, özelikle ceza evlerindeki işkence ve kötü muamele iddialarıydı.  
Türkiye 1949' da kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi Parlamenterler
Meclisi'nden 12 Eylül sonrası ayrılmıştı. Konseyin içtüzüğü gereği 1983
seçimlerinden sonra TBMM Delagasyonu olarak Avrupa Konseyi'ndeki yerini almak niyetimizi ortaya koyunca Strazbourg'tan ilk gelen tepkiler oldukça olumsuzdu.         
1983 Kasım seçimlerinde ANAP, MDP, Halkçı Parti dışındaki partilerin katılamamış ve seçmen tabanı olduğu varsayılan SODEP ile DYP'nin seçim dışı kalmış olmalarını Avrupa Konseyi'nin özellikle Sosyalist Grubu kabul etmiyor ve 1983 seçimleri sonucu oluşan TBMM'nin Türk seçmeninin tam iradesini yansıtmadığını savunuyordu? Biz ise Avrupa Konseyi'ndeki hak ettiğimize inandığımız yeri almaya kararlıydık. Eğer seçimlere katılamamış partiler varsa suçlusu biz değildik.
Biz bile Sırat köprüsünden geçerek seçimlere girmiştik. Seçim kampanyası süresince parti olarak, adaylar olarak çeşitli baskı ve kısıtlamalara maruz kalmıştık. Başka bir partinin veya başka partili bir adayın seçime girmemesi için hiçbir çabamız olmamış, seçimlere hiçbir şekilde hile, fesat karıştırmamıştık. Hatta seçimleri son gece "onlara oy vermeyin" mesajına rağmen (ya da o sayede) ve kırsal kesimde MDP lehine yapılan kesin ve kapsamlı baskıya rağmen kazanmıştık. Eğer seçmeni biz temsil edemeyeceksek kim edebilecekti?
12 asil, 12 yedekten oluşan Türk delagasyonu olarak taktik ve stratejimizi Dışişleri'nin de katkısıyla belirledikten sonra 3-4 kişilik gruplar halinde Avrupa'da kulise çıktık. Avrupa Konseyi'ne üye ülkelerin Ankara'daki Büyükelçileriyle sıkı bir diyaloğa girdik. Basından, eski parlamenterlerden bilgi, Avrupa Konseyi nezdinde şahsi ilişkisi ve itibarı olanlardan ise desteklerini almakla kalmadık.
Avrupa Konseyine onlarında gelmelerini rica ettik. Sağolsunlar hiç bir siyasi parti ayırımı, kaygısı göstermeden geldiler ve çokta yardımcı oldular.
 
1984 Mart'ında Türkiye genelinde yapılacak Belediye seçimlerine mevcut bütün partilerin katılmasını sağlayacak kanun teklifimizin ANAP Grubunda görüşülüp, uygun görüldükten sonra Meclis'te kabul edilmesiyle Avrupa Konseyi'ne karşı elimize iyi bir silah geçirmiş olduk.
 
Anavatan Partisi, milletvekilleri ve hükümetiyle Türkiye'de hızlı bir demokratikleşmeden yanaydı. Diğer siyasi partiler üzerinde baskı kurmak, çalışmalarını kısıtlamak gibi bir niyetimiz yoktu. Artık Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki güçlü, monoblok (tek gövdeli) Sosyalist gruba karşı bu silahımızla mücadeleye hazırdık.
Sosyalist Grubun en sert, en haşarı ve aleyhimize en yoğun biçimde çalışma yapan ise İspanyol Martinez idi. Martinez, Franco rejiminde tutuklanmış, eziyet görmüş. 12 Eylül dönemini Franco dönemine benzetip Don Kişotvari poz ve laflarla bir demokrasi havarisi havasına bürünmek için çaba harcayan birisiydi. Kulaktan dolma bilgilere, fazla hevesli olduğu için de Avrupa Konseyi (oturumlarda) umduğu etkiyi uyandıramazdı. Ancak Sosyalist gruptaki ağırlığı küçümsenemezdi. Zaman içinde uslanarak ya da öyle görünüm vermeyi başararak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanlığına kadar seçilmesini bildi.
Bizler bu arada Belediye seçimleri silahıyla yetinmiyor, Avrupa'daki Merkez sağ partilerin desteğini temin etmeye çalışıyorduk. Mesut Yılmaz, Tanıtma ve Basın Yayından Sorumlu Devlet Bakanı, Almanya ve Avusturya ile olan ilişkilerini devreye sokup Almanya'nın CDU-CSU, Avusturya'nın Volskpartei desteğini sağlamaya uğraşıyor, ben Fransa'da Jacque Chirac'ın partisi RPR ile kurduğum ağları pekiştiriyor, İngiliz Muhafazakar Partisinin meselemizle ilgilenmesini teminine çalışıyordum.
Bütün bu uğraş ve gayretlere rağmen durumumuz hiç de iç açıcı görünmüyordu. Konsey'e tekrar kabulümüz için yapılacak oylamada aleyhimize çıkabilecek oylamadan, tercümanların grevi sayesinde kıl payı kurtulabiliyorduk. Bu olay sayesinde 3 ay kazanıyor ve önemli ölçüde rahatlıyorduk. Böylece oylama, Belediye seçimleri sonrasına kalıyor, seçimler için gözlemciler geliyor, herşeyin demokratik geçtiğini tespit ediyorlar ve bilahare yapılan oylamada Türk milletvekillerinin üyeliği kabul ediliyordu.
Avrupa Konseyi'nde yerimizi aldık diye daha sevinmeye vakit kalmadan Konsey hiç kapatmayacağı bir dosyayı açıyordu. "Türkiye ve İnsan Hakları" ve bizler için yepyeni bir mücadele dönemi başlıyordu. Dosya ancak 20 yıl sonra 2004 de kapanabilecekti.
İnsan Haklan, çok eskiden beri duyarlı olduğum bir konuydu. 1967 yılında Brüksel Üniversitesinde öğrenciyken Belçika İnsan Haklan Derneği'ne üye olan ilk ve tek yabancı öğrenciydim. Avrupa'ya yeni gelmeye başlayan Türk işçilerinin ve özellikle Brüksel'de çoğunluğunu Afyon Emirdağlıların teşkil ettiği insanlarımızınçeşitli sorunlarıyla ilgileniyordum.
Cezaevine düşmüş birini ziyarete gittiğimde kendisinin içinde domuz eti veya yağı vardır endişesiyle kuru ekmekten başka birşey yemediğini öğrenince, soluğu hemen Belçika Adalet Bakanlığı'nda almış ve arkadaşım olan Belçikalı bir avukat aracılığıyla bulduğum yetkiliye, biraz da çekinerek, durumu anlattıktan sonra gördüğüm ilgi ve duyarlığa hem şaşırmış, hem de çok sevinmiştim. Şaşırmıştım çünkü, muhatabım "nasıl oldu da biz düşünmedik" diye özür dilemişti. Sevinmiştim. Çünkü, Belçika'daki bütün Ceza Evlerinde "Müslümanlara helal yemek hazırlanıp verilmesi konusunda" o hafta talimat çıkmıştı. Daha sonra benzer uygulama hastanelere teşmil edilmiş ve 1977 yılında Belçika'da İslamiyet'in devlet tarafından resmen tanınmasıyla sonuçlanmıştı.
Avrupa'da Türkiye'deki Ceza Evlerinde işkence iddiaları gün geçtikçe yoğunlaşıyor ve Türkiye'nin Batı ile diplomatik ilişkilerinde baş sıraya oturan bir sorunu olarak kendini gösteriyordu. Baskıyı azaltmak için Avrupa Konseyi'nden bazı milletvekili heyetlerini Türkiye'ye davet ediyor ve onlara durumu bizzat göstermeye çalışıyorduk. Ancak hiçbirine yaranamıyorduk.
Bunun üzerine meseleye daha kökten yaklaşabilmek için çareler aramaya başladık. Meclis Başkanı Sayın Karaduman'ın ve hem Dışişleri Komisyon Başkanlığını ve hem de Avrupa Konseyi Türk Delagasyonu Başkanlığını yürüten Fethi Çelikbaş'ın girişimimize destek vermesi üzerine 7 kişilik bir "Ceza Evlerini İnceleme Komisyonu" kurduk.
Komisyon, bir yıl süreyle sivil-askeri 15'e yakın cezaevini gezdi, inceledi, soruşturdu. Başkanlığını ben yürüttüm, bütün arkadaşlar ciddi katkıda bulundu. 100-150 kişilik koğuşlarda, hiçbir koruma altında olmadan, kimlerle konuştuğumuz anlaşılmasın diye gardiyanların koğuş gözetleme deliklerini de kapatarak suçlular arasında saatlerce kaldık. Çalışmalarımız sonunda sorunları ele alan ve çözüm getiren, edebiyat yapmayan, kısa-öz ama çok içerikli bir rapor çıkardık ortaya. Bunu İngilizceye çevirip tüm Elçiliklere, Avrupa Konseyi'ne ve ilgi duyan herkese dağıttık. Meclis matbaasında Türkçesinden 2000 adet bastırıp dağıttık. Nerelere mi? Hukuk Fakülteleri, Barolar, Yüksek Hakimler, basın v.s. Bir kapak yazıyla gönderdiklerimizden görüş-öneri istedik. Tek ama tek cevap geldi Balıkesir Barosundan! Basında bir tek Cumhuriyet gazetesi ciddi bir yer ayırdı. O kadar!
Oysa Uluslararası Af Örgütünden, yurt içindeki çeşitli kuruluşlara kadar hemen hemen hergün, herkes Ceza Evlerindeki işkence konularını işliyorlardı. İşte o dönemde bir gerçeği anladım: Önemli olan Ceza Evlerinde var olduğu iddia edilen işkencenin bitmesi değildi. Bu pek kimseyi de ilgilendirmiyordu. Esas mesele sürekli kullanılacak, istendiği gibi manipüle edilebilecek bir hammaddeye bir malzemeye sahip olmaktı. Kimsenin işin gerçek yönüyle, gerçeği oluşturan hususlarla ilgisi yoktu. Zahmet edip öğrenmeye çalışan ise hiç yoktu. Varsa yoksa itham, iddia herşeye yetiyordu. İşin ilginç yanı o dönemde sol ve/veya sosyal demokrat kesimde olanlar için de yukarıda yazdıklarımın geçerli olması idi.
 
Ancak bu durumun tabii ki istisnaları da vardı. Bunlardan biri Avrupa Konseyi'nde lehimizde sonuçlanan oylamada bize çok yardımı dokunan hukukçu bir Hollandalı milletvekili vardı Staffolen. Sosyalist Grubun en itibarlı üyesi olup, Grup Başkanlığına adaydı. Son derece ciddi, konularını titizlikle inceleyen, duygularını ya da siyasi eğilimini gerçeği araştırmanın önüne koymayan, politikacıdan ziyade bilimadamı yapısında ve görünümünde olan biriydi. Staffolen davetimiz üzerine Türkiye'ye gelmiş, kendisine verdiğimiz dokümanları titizlikle incelemiş ve yine sosyalist gruptan Hollandalı sendikacı bir arkadaşıyla birlikte Türkiye lehine tavır koymuştu. Bu tavrı, baştan Hollanda'nın Ankara Büyükelçisini şaşırtmıştı. Büyükelçi son derece iyi niyetli, ancak Türkiye'nin gerçekleri hakkında çok ciddi bilgilere sahip değildi. Türkiye'ye yardımcı olmak için çabalardı. Ama bilgi dağarcığındaki yetersizlik iyi niyetinin yeterli olmasını engelledi.
Demokratik ülkelerde ceza ve tutukevleri Adalet Bakanlığı'na bağlıdır. Bizde de böyledir. Yanılmıyorsam 12 Eylül döneminde, daha iyi denetlemek amacıyla Ceza Evlerinin İçişleri Bakanlığı'na bağlanması ile ilgili bir haber çıkınca, zamanın Adalet Bakanı rejimin otoriter yapısına rağmen böyle bir teklife şiddetle karşı çıkmış, bu yolla gidilirse istifa ederim demek siyasi cesaretini göstermişti.
Hal böyleyken özel düzenlediği bir yemekte Hollandalı elçi Ceza Evlerindeki işkence iddiaları sorunundan Türkiye'nin kurtulmasını sağlayacak bir düşüncesini bize büyük bir inanç ve ciddiyetle açıklayarak "Ceza Evlerinizi İçişleri Bakanlığınızdan alıp, Adalet Bakanlığına bağladığınız an bu dertten kurtulursunuz" diyordu!
Bir yıl sonra lobi faaliyetleri için gittiğimiz Amerikan Kongresi'nin sayın kongre üyesi de Türkiye'nin Kıbrıs, Yunanistan ihtilafını gidermesi için bizim Nato'ya girmemizi önerebiliyordu!
Türkiye'nin esas sorunu Uluslararası Af Örgütüydü. Örgüt, Hükümetin’e Meclisin bütün iyi niyetine rağmen inanılmaz bir hırs ve anlaşılmaz bir hınç ile Türkiye'ye saldırıyordu.
Örgütle ciddi bir temas sağlamak için yaptığım çabalar da karşılık görmüyordu. Temsilcileri sık sık Türkiye'ye gelip kendilerince bilinen kişilerle görüşüp gidiyorlardı. Ne siyasi parti bazında, ne de TBMM bazında bir temasla ilgilenmiyorlardı.
Milletvekili olmadan önce İstanbul'da İttihad-ı Milli Sigorta Şirketi'nin Genel Müdürüydüm. Şirketin Fransız ortakları vardı. Ve onları temsilen Fransa'dan bir yönetim kurulu, üyesi ve murahhas üye olan birisi gönderilirdi. Montelambert bunlardan biriydi. Benim de İnsan Hakları konusunda aktif olduğumu biliyordu. Birgün kardeşinin Af Örgütünün Fransız Şubesinin başkanı olduğunu, istersem kendisiyle buluşturabileceğini belirtti. Hemen kabul ettim ve kalkıp Fransa'ya gittim. Yanımda ufak bir valiz doküman götürdüm. Adamla telefonlaştık. Beni otelin yakınında bir kahveye davet etti. Ben de safıyane bir şekilde herhalde önce bir kahve içip oradan Af Örgütü'nün Ofisine gideceğiz diye düşündüm. Oysa dört saat süren görüşmemiz o kahvede oldu. Fransa'nın tanınmış bir ailesinden gelen ve ismin önünde asalet simgesi "De" de olan bay Montelambert Türkiye'den gelen bir milletvekiliyle Af Örgütü'nün Fransa'daki Merkezi'nin Başkanı olarak kendi ofisinde görüşmeye, "yanlış yorumlanabilir" endişesiyle cesaret edememişti!
Sonradan da kendisinden nezaketen de olsa en ufak bir ses çıkmadı. Oysa kendisini Türkiye'ye davet etmiş, geldiğinde istediği kişilerle görüşebileceğini Ceza Evlerini bizzat gezdirebileceğimi söylemiş, o zaman daha hazır olmayan rapordan özet bilgiler ve Türkiye üzerine belki yirmi kilo gelecek İngilizce ve Fransızca doküman vermiştim.
Bir dernek statüsünde olan Uluslararası Af Örgütü'nü Türk Devleti'nin resmen muhatap olarak kabul edemeyeceğini, fakat Ceza Evlerini İnceleme Komisyonu olarak bizlerle muhatap olabileceklerini anlatmaya çalışmıştım.
Tabii bütün bu anlattıklarımın temelinde bir varsayım yatıyordu: "Uluslararası Af Örgütü'nün esas ve samimi amacının dünyada işkenceyi, kötü muameleyi önlemek olduğu". Oysa daha sonralar anladım ki, kurulduğunda bu amaca hizmet eden Af Örgütü bilahare   hakikaten uluslararası bir kuruluş haline   gelmiş,   büyümüş, bünyesinde binlerce kişi çalıştırır olunca varlığım devam ettirebilme derdine düşmüştü.
Biten Vietnam Savaşıyla elden önemli bir malzeme de gitmiştir. Yeni bir koz, işlenecek yeni bir hammadde gerekiyordu. Yapılan rapor araştırmaları 12 Eylül sonrası Türkiye'yi aday ülke olarak en başa koyuyor ve Tanzimat'tan bu yana Türkiye'yi Batı'ya şikayet ederek meşhur olma peşinde koşan vatandaşlarımız sayesinde, Af Orgütü'nün tüm gücüyle Türkiye'ye yüklenmesi başlıyordu.
Bugün Avrupa'da PKK’lıların ve yandaşlarının Türkiye aleyhine yaptıklarının benzerini o dönemlerde 12 Eylül sonrası Almanya-Fransa'ya sığınmış anlı şanlı aydınlarımız yapardı,
Bu arada Gece Yarısı Expres'i filmiyle hedef ülke Türkiye'nin ne olduğu yüzlerce sinemada gösteriliyordu. Eh, bu adamlar biraz da barbar değiller miydi? İşte Türkiye tam olarak kuşatılmış oluyordu.
Bunlarla yetinmeyen Af Örgütü'nün Avrupa ve ABD'de Gece Yarısı Expres'i filmini yıllarca sistematik bir şekilde gösterilmesini sağlayacak organizasyonlara giriyordu. Örgüte bağlı şube ve merkezlerde sürekli Türkiye'deki işkenceler üzerine bilgi verme, duyarlı kılma toplantıları düzenleniyor ve her seferinde bu film oynanıyordu. Af Örgütü'nün NewYork'tan Washington'a, Londra'dan Paris'e, Paris'ten Berlin'e, Berlin'den Stockholm'e, Stockholm'den Lizbon'a, Lizbon'dan Madrid'e kadar ve sayamadığım tüm teşkilat düzenli ve sürekli bir şekilde Türkiye'ye saldırıyordu.
Kendilerine Türkiye aleyhine gelen bilgi ve belgeleri denetlemek, araştırmak gibi bir dertleri yoktu, hatta olmayanı yaratmaya ihtiyaçları vardı. NewYork ve Washington şehri Metroların da resimli afişlerle Türkiye'de 5-6 yaşındaki çocukların devlet tarafından öldürüldüğünü iddia edecek kadar işi saptırmışlardı. Ama işin kötüsü söyleyip yazdıklarına inananlar oluyordu. Bence bu dönemde Türkiye'ye ve Türk insanına yapılan böylesine düzenli ve sürekli saldırıyı, yalan dolana inandırmayı benzer ölçek ve etki de yapabilen başka tek Batı Örgütü Naziler olmuştur. Bir tek Nazilerin Yahudiler aleyhinde düzenledikleri propaganda AT örgütününkinden daha etkin olmuştur. Bunu Af Örgütü temsilcileriyle her an tartışmaya hazır olduğumu çeşitli vesilelerle de kendilerine söyledim ve ilettim. Ancak hiç bir zaman ciddi cevap alamadım.
Onlardan cevap alamayınca İngiliz Hükümeti'nden gelen ve İngiliz Ceza evlerini incelemeyi teklif eden bu daveti kabul ettim. 1986 yılında Mehmet Keçecilerle, Anavatan Partisi'nin 2 Genel Başkan Yardımcısı olarak Londra'ya gittik. Gitmeden önce tek şartım Londra'da Uluslararası Af Örgütü üst düzey temsilcileriyle görüşmek olmuştu. İngiliz Hükümeti bizi kırmamış ve "bağımsız" bu örgütün bizi kabulünü sağlamıştı!
İngiliz Dışişleri "Foreign Office" bünyesinde gizli servisi (istihbarat - casusluk) olan tek Dışişleri'dir. Bu da başarı oranlarını hayli yüksek kılan Uluslararası Af Örgütü'nün Londra'daki Merkezine girmek inanılmaz güvenlik önlemlerini birer birer aşmamızı gerektiriyordu. Çift demir kapılar, demir parmaklıklar, kapıların açılıp kapanmasındaki kod sistemleri bize çok esrarengiz bir Makam'ın içine girdiğimiz havasını veriyordu.  
U.A.Ö. böylece kendi kendini önemsiyor ve önemsetiyordu.
Aleyhinde her türlü insan hakları ihlali iddiaları olan ülkenin iktidar partisinin iki Genel Başkan Yardımcısı gelmişti. Olağan beklentimiz bizleri sorularla bunaltacak, geniş bir belge dizisiyle; fotoğraflar, ses kayıtları, video çekimleriyle Türkiye'de geniş kapsamlı ve sistematik işkence yapıldığına dair red edilmez bilgilerle bizleri utandıracak bir durumla karşılaştığımızda çok hazırlıklı olmamıza rağmen yine de tedirgindik.
Karşılaştığımız duruma üzülelim mi, sevilelim mi, kızalım mı, umursamıyalım mı, bir türlü karar veremedim. Muhatabımız, Türkiye'de ezildiği iddia edilen birinin sevgilisi olmaktan öteye gitmeyen, insan kurusu bir İngiliz hanımın klişe laflardan, yuvarlak ve önyargılı ithamlardan başka hiç bir fikri, entellektüel kapasitesi olmayan birisiydi. Az gayret ama çok mesleki ahlaksızlıkla kendini meşhur eden bir iş bulmuştur: Türkiye'yi istismar etmek.
Bizle görüşmeyi uygun görmeyen Özgürlük Genel Sekreteri daha sonra İstanbul'da "sol-aydın" toplantısına konuşmacı olarak gelmiş ve davet edenler tarafından itibar görmüş, toplantı sonunda sorduğumuz sorulara cevap vermemeyi yeğlemişti. Bizim sorularımız şöyleydi: Neden Af Örgütü yılda 20.000 üye kaybediyor? Örgütü terkeden üyeler yerine yenilerini bulmak için mi Türkiye'yi ham madde olarak kullanıyorsunuz? Örgütünüzün yapısı demokratik mi? Kim nereye, nasıl geliyor, kararlar nasıl alınıyor? İngiliz "Foreign Office'le organik bağlantınız var mı? Hesaplarınız şeffaf mı? Örgüte 5 milyon dolar bağışlayıp, bu paranın Türkiye'deki İnsan Hakları ihlallerinin Batı Dünyasında teşhirini isteyen kişiler var mı? Bu tip bağışı neden kabul ediyorsunuz? vs.
Bekleneceği gibi sorulara davetli Genel Sekreterin hoşuna gitmediği gibi daveti düzenleyen kimi insanların da hoşuna gitmedi. Ama işin ilginci daha sonra 1992-96 yıllarında Adalet Bakanlığı aracılığıyla Ceza Evlerinden sorumlu ve yetkili olan bu zihniyetin temsilcileri de Ceza Evlerindeki yaşam koşullarını iyileştirmek için hiç bir şey yapmadılar.